Türk-Kürt Uluslarından ve Çeşitli Milliyetlerden Emekçi Halkımız,
ABD emperyalizmi ve Siyonist İsrail, 12 Gün Savaşları’ndan sonra bir kez daha tüm gücü ve olanaklarıyla İran’a saldırı başlattı.
ABD emperyalizmi, dünyanın savaş olmaksızın kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde yeniden paylaşılması ya da savaş seçeneği ile hareket ediyor. Trump kendini “Barışın Başkanı” ilan ederken, dünyada güç dengelerini yeniden kuracak şekilde eski kuralları ve kurumları işlevsizleştiriyor. ABD emperyalizminin başında olduğu sistem derin ekonomik krizini aşamıyor. Bu durum onu siyasal ve askeri olarak daha saldırgan hâle getiriyor. Bir yandan arka bahçesi olarak gördüğü Latin Amerika’yı politik olarak dizayn etmeye çalışırken, diğer yandan tarihsel Batı ittifakını hırpalayarak daha da sıkılaştırmaya çalışıyor. Yine Rusya ile Ukrayna üzerinden barış ararken, Kafkasya’dan Orta Doğu ve Afrika’ya kadar Rus emperyalizminin etkisini azaltacak hamleler yapıyor. Tüm ekonomik, politik ve askeri yoğunlaşmasını ise Pasifik-Asya’ya odaklamış durumda. ABD açık şekilde Çin’i başat rakip olarak belirlemiş ve çelişkilerin yoğunlaştığı bölge olarak tespit etmiştir. Venezuela’ya ve İran’a yönelik saldırganlık, Küba’ya yönelen tehditler, Pakistan’ın Afganistan’a ilan ettiği savaş, Rus-Ukrayna savaşında aranan barış, Filistin davasının mezara gömülme çabası, Kürt ulusunun Türk egemenlerinin himayesine peşkeş çekilme çabası ve aranan ittifak; ABD’nin rakip emperyalistlerle mücadelesinden bağımsız değildir.
ABD emperyalizmi Orta Doğu’da halklara ve ezilen uluslara karşı egemen rejimleri ve ulusları destekleyerek hegemonyasını pekiştirme peşindedir. Özellikle uşağı olan Türkiye ve İsrail’i iki temel güç olarak işlevlendirerek tüm bölgeyi ekonomik, askeri ve politik olarak yeniden biçimlendirme yönelimindedir. Filistin, Lübnan, Yemen, Irak, Suriye ve İran’da köklü değişim hedeflenirken, tüm bölge bu köklü değişimin gerektirdiği yeni şekillenişle ele alınmaktadır. Bu değişim Orta Doğu’nun yeniden düzenlenmesine odaklanırken, emperyalist ekonomik-politik sistemin özüne uygun olarak egemen ve sadık güçlere dayanmak esas alınmaktadır. Bu bağlamda öngörülen değişimde ezilen halklar lehine bir durum olmayacağı kesindir. Ezilen uluslar lehine emperyalizmden bir beklenti oluşturmak ve buna dayanmak, kölelik şartlarının sürmesi ya da en fazla “iyileştirilmesi”nden başka bir sonuç doğurmayacaktır.
ABD emperyalizmi büyük çaplı bir savaş hazırlığını, sorun yaşadığı ülkelere yönelik müzakere-tehdit-saldırı denklemini içeren taktik yaklaşımlarla sürdürmektedir. Trump “güç yoluyla barış” diye tanımladığı yaklaşımında, saldırganlık düzeyini, gördüğü direncin kararlılığına göre belirlemektedir. Bugüne kadar saldırganlık düzeyi askeri tesislerin bombalanması, liderlerin kaçırılması veya öldürülmesi ya da Karayipler’de gemilerin batırılması veya gasp edilmesi şeklinde olmuştur. Bu saldırganlık biçimi ABD emperyalizminin araç repertuarına dahildir. ABD için asıl mesele, müdahalelerin rejimleri değiştirecek daha kapsamlı, işgal içeren askeri hareketlere evrilip evrilmeyeceğidir. ABD gelinen aşamada sınırlı, müzakerelere yol verecek ve aynı zamanda gücünü dayatarak kendini toparlayacak bir hat izlemektedir. Tüm bu adımlar daha büyük bir savaşın yoğun hazırlığı ya da onu olgunlaştıran girişimler olarak görülmelidir.
EMPERYALİST SALDIRGANLIĞA KARŞI
ANTİ-EMPERYALİST BİLİNCİ VE MÜCADELEYİ KUŞAN
ABD emperyalizminin Siyonist İsrail ile birlikte İran’a yönelik saldırısının kapsamı ve içeriği, Haziran 2025’teki 12 Gün Savaşları’na göre daha büyüktür. Saldırıda İran Molla rejiminin ruhani ve politik lideri Ali Hamaney ve birçok üst düzey askeri ve politik liderin yanı sıra onlarca askeri tesis ve sivil alan bombalanmış; bir okul hedef alınarak 150’ye yakın çocuk katledilmiştir. ABD ve Siyonizm için İran rejiminin gerici niteliği, halkına ve ezilen uluslara yönelik düşmanlığının hiçbir önemi yoktur. Asıl mesele, İran rejiminin ABD emperyalizminin hegemonyası altında olmamasıdır. Rakipleri Rusya ve Çin ile ekonomik-siyasi bağımlılık ilişkisi geliştirmesi ve bölgedeki çıkarlarına uyumsuz olmasıdır. ABD emperyalizmi Hamaney’in katledilmesini, “tarihin en kötü insanlarından birinin öldürülmesiyle adaletin yerini bulması ve İran halkının ülkelerini geri almak için bir fırsat” olarak dünyaya ilan etmiştir. ABD emperyalizmi yalınkat gerici saldırganlığını bilindik argümanlarla dünyaya sunmuştur. Tüm bölgede “diktatörlerle çalışmanın” daha verimli olacağını ve buna meşruiyet vereceklerini ilan ederken, İran’da “halkına düşmanlık” gerekçesi tanıdık bir sahtekârlığın en tutarsız ve en aşağılık biçimi olarak değerlendirilmelidir.
ABD emperyalizmi Gazze’de Siyonist soykırımın bir numaralı destekçisi; Suriye’de cihatçıların Alevi, Kürt, Dürzi ve Hristiyanlara yönelik katliam ve saldırganlığının planlayıcısı; Türk hâkim sınıflarının halka ve tüm bölgedeki Kürtlere düşmanlığının kolaylaştırıcısı olarak bölgesel planlarını oluşturmaktadır. Trump’ın Filistin davasını yok etmek için kurduğu “Barış Konseyi”, bölgedeki emperyalist saldırganlığın da kolaylaştırıcı bir aracı olacaktır. Trump’ın bölge barışından anladığı; dayandığı egemen uşak güçlerin daha etkin hâle gelmesi ve rakip emperyalistler olan Çin ile Rusya’nın dayanaklarının ortadan kalkmasıdır. Bu eksende Filistin’e karşı Siyonizme; Kürtlere ve Alevilere karşı Colani Suriye’sine, Arap halklarına karşı krallıklara, emirliklere ve askeri diktatörlüklere; Türk, Kürt ve çeşitli milliyetlerden emekçi halka karşı ise faşist TC’ye sonsuz desteği vardır.
Emperyalist saldırıya karşı İran’ın, başta Siyonist İsrail olmak üzere ABD’nin bölgede askeri üssü bulunan Körfez ülkeleri, Ürdün ve Irak Kürdistanı’na yönelik füze saldırıları olmuştur. Bu saldırılar özellikle Doha ve Dubai’de mali merkezler ve havaalanlarına da yönelmiştir. İran’a yönelik saldırının ABD’nin uşağı olan bu ülkelerden azade olduğunu düşünmek politik saflık olacaktır. İran saldırı kapsamını sadece askeri üslerle sınırlamayarak, yaşanan saldırının bölgesel savaşa yol açacak niteliğine işaret etmiştir. Yaşanan saldırının aynı zamanda tüm bölgede Şii ve Sünni bir kamplaşma ve çatışma zeminini de güçlendirdiği belirtilmelidir. Böylesi bir saflaşma ve hizalanmanın ABD’nin çelişkileri yönetmek ve hegemonyasını pekiştirmek için kolaylaştırıcı bir araç olacağı açıktır.
ABD emperyalizmi tüm dünyayı sarmalayan bir saldırganlık çizgisini benimsemektedir. Emperyalist sistem sermayesi, kültürü ve politik çizgisiyle bir bütün olarak kokuşmuş bir durumdadır. Yaşanan kriz ve çürümüşlük hem emperyalistler arası mücadeleyi hem de iç klik mücadelesini büyütmektedir. Yaşanan rekabetin yıkıcılığı ezilen halklara ve uluslara daha büyük faturalara dönüşmektedir. Tüm dünyada politik rejimlerin daha fazla gericileştiği, savunma bütçelerinin devasa boyutlara ulaştığı, şovenizm yarışının gerici çıkar ortaklığının paydası hâline geldiği ve halkların düşmanlaştırılmaya çalışıldığı koşullardan geçilmektedir. Bu durum barut kokusunun daha fazla hissedildiği, emperyalist paylaşım histerisinin askeri yoğunlaşmayı körüklediği şartlar anlamına gelmektedir.
Bu koşullar altında tüm emperyalistler ve onların uşağı olan güçlerin ortaklaştığı nokta ise “bağımsız” direniş güçlerinin tasfiye edilmesi, teslim alınması ve gelişme sağlayacak zemin bulmamasıdır. Latin Amerika’dan Afrika’ya, Hindistan’dan Orta Doğu’ya, Balkanlar’dan Doğu Avrupa’ya kadar tüm dünyada ilerici, demokratik, devrimci sosyal ve ulusal kurtuluş hareketlerinin tasfiyesi ekseninde saldırılar söz konusudur. Emperyalistler ve uşakları bu güçleri ya sistem içinde konumlanma ya da zor yoluyla tasfiye seçeneği arasında tutmaktadır. Bilhassa silahlı mücadele yürüten ulusal devrimci ve demokratik hareketler, devrimci güçler ve komünistler ağır imha saldırganlığı altındadır. Emperyalistlerin daha büyük savaşlar için ihmal etmediği bir hazırlık da budur.
Emperyalist saldırganlığın tüm vahşi yüzü ve kuralsız hareketi, sadece sınıf mücadelesini güçlendiren bir olgu hâline gelmektedir. Ekonomik, politik ve askeri saldırının haksız karakteri daha geniş kitlelerin bilgisine ulaşmış bir gerçektir. Emperyalizme ve onun tüm gerici dayanaklarına karşı öfke ve tepki büyüktür. Ancak bu öfke henüz örgütlü ve birleşik bir nitelik kazanmamıştır. Tüm gücümüz ve yoğunlaşmamızla bu öfkeyi örgütlemeli, politik güce çevirmeliyiz.
İran’a yönelik saldırı tüm bölgede büyük çaplı bir savaşın işaret fişeği olarak okunmalıdır. Bu aynı zamanda büyük çaplı anti-emperyalist mücadeleye ivme kazandırma çabasını da büyütmelidir. Emperyalist güçler savaşa tüm güçleriyle hazırlanırken, ezilen uluslara ve halklara “barışçıl” olmalarını salık vermektedir. Bu koşullarda devrimci ve komünist hareketler tüm yoğunlaşmasını devrimci silahlı savaşımı örgütlemeye odaklamalıdır. Silahlı mücadelenin temel hedefleri emperyalistler, onların yerli işbirlikçileri ve uşakları olmalıdır. Komünistler emperyalist savaş hazırlığına karşı yarı-sömürge, yarı-feodal ülkelerde halk savaşı çizgisinde daha fazla sebat etmelidir. Devrimi örgütleyecek ve halkı kurtuluşa götürecek çizgi budur. Partimiz bu çizgiye olan inancını kuşanarak hareket edecektir. Emperyalist saldırganlığa ve işgale karşı gerçek ulusal kurtuluş çizgisi de komünistlerin önderliğinde halk savaşını örgütlemekten geçmektedir.
-Kahrolsun Emperyalist Saldırganlık!
-Emperyalist Saldırganlık ve Siyonist Barbarlık Kaybedecek, Direnen İran Halkı Kazanacak!
-Siyonizm Yenilecek Filistin Kazanacak!
-Dünyanın Ezilen Ulusları ve Halkları Emperyalizme Karşı Birleşerek Kazanacak!
-Emperyalizme ve Her Türden Gericiliğe Karşı Yaşasın Halk Savaşı!
-Yaşasın Proletarya Enternasyonalizmi!
Mart 2026
TKP/ML MK-SB
(Türkiye Komünist Partisi/Marksist-Leninist
Merkez Komite-Siyasi Büro)






